İNSAN HAKLARINA SAYGI


Bu makale 2017-12-09 17:08:34 eklenmiş ve 838 kez görüntülenmiştir.
Kemal KOÇÖZ (Eğitimci) ADD Karasu Şubesi Kurucu eski Başkanı

 İNSAN HAKLARINA SAYGI  

 

   İnsanın kendi hakkına zarar gelmemesini istediği gibi bir başkasının hakkına da zarar gelmemesini istemektir, hiç kimsenin hakkının zarar görmemesini istemektir İnsan Hakkına Saygı..  Bu nedenledir ki, İnsan Haklarına Saygı, İnsanlığın Gereğidir!

 

   Bir tanımlamaya göre, İnsan hakları, tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere denir. İnsan hakları, ırk, renk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir.”  

 

   Bir başka tanımlamaya göre ise “İnsan hakları; tüm insanların hiçbir ayrım gözetmeksizin yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olmasıdır. Herkes, cinsiyet, ırk, renk, din, yaş, tabiiyet, düşünce farkı, ulusal veya toplumsal köken, zenginlik gibi fark olmaksızın kanun karşısında eşittir.” denilmektedir.

 

    Kurtuluşumuzun Öncüsü Büyük Atatürk, “İnsan Hakları” için şöyle demektedir:

    İnsan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğüdür, onurlu, eşit ve özgür yaşamaktır.”,

   Biz, yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz.”,

   İnsan hakları doğmakla kazanılır, beklemez, insana yakışır insanca bir yaşam içindir.”,    

   İnsan hakları uygar yaşamın temelidir, çağımızın en üst değeridir, güvencesi demokrasidir.”,

   “İnsan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğüdür, onurlu, eşit ve özgür yaşamaktır.”,

   Sonsuz bir hürriyet düşünmek mümkün değildir, hakların en büyüğü olan hayat hakkı bile mutlak (sonsuz) değildir.”,    

   “İnsan hakları, yeryüzünün en barışçıl silahıdır; bizi korur. Kurallar gibidir, nasıl davranacağımızı bize söyler. Yargıçlar gibidir, ona başvurabiliriz. Duygular gibi soyuttur ama duygular gibi herkese aittir. Ve her ne olursa olsun hep vardır.”,

   “Tıpkı doğa gibidir; ortadan kaldırılamaz. Tıpkı ruh gibidir; yok edilemez. Zamana benzer; zengin ve fakir, yaşlı ve genç, siyah ve beyaz, uzun ve kısa hepimize aynı biçimde davranır.”,

   “Bize saygı sunar ve bize de başkasına saygı duyma sorumluluğunu yükler.”,

   “İnsan hakları, insan olmanın kazandırdığı haklardır; başkası tarafından verilen bir söze yada teminata bağlı olarak ya da satın alarak elde ettiğimiz haklar değillerdir. İnsan hakları, insan olmamızın ve insan onurumuzun doğal bir sonucudur.”,

   “Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.”,

   Eğer devamlı barış isteniliyorsa insan kitlelerinin durumlarını iyileştirecek uluslar arası tedbirler alınmalıdır. İnsanlığın tümünün gönenci, açlık baskının yerine geçmelidir. Dünya vatandaşları haset, aç gözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmelidir.”,

   “Biz kimsenin düşmanı değiliz; yalnız, insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.”                

                                                                                           (Mustafa Kemal Atatürk)

 

   Tarihin oluşumundan beri insanların, toplumların ve devletlerin kendi menfaatlerine yönelmeleriyle kavgalar, çatışmalar ve savaşlar ve ardından da yıkımlar, acılar, üzüntüler meydana geldi.. Kötülüklerin, takkiyelerin, yanlışlıkların, haksızlıkların, riyakârlıkların, iftiraların, sinsi şer entrikaların, kumpasların ortadan kalkıp; dürüstlüğün, hoşgörünün, sevginin ve saygının hâkim olduğu, dünya insanlığının barış ve huzur içinde bulunduğu Güzel bir dünya için daima insan haklarına saygı,  insanlığın gereğidir. prensibine hep düzgünce uymalıdır tüm insanlık!

 

   “Kurt - Kuzu fıkrasındaki Kurt, tepedeki suyun başında suyu bulandırmakla meşgulken aşağıda su içmeye çalışan Kuzu’ya sesleniyormuş:

   - Suyumu neden bulandırıyorsun? diye..

   - Kurt kardeş, bir yanlışın var; ben alt taraftayım, sen ise suyun yukarısındasın.!” diye doğruyu söylese de Kuzu, sonuç değişmez ki.!!  Emperyalizm de böyledir.. Sen istediğin kadar haklı olsan dahi, emperyalizm de, diktatör de, kral da, çakal da hep kendi çıkarına olanı makbul görür..  

 

   İnsanlığın alın terini, emekçinin emeğini sömürerek hayat bulan o haçlı emperyalizm, Kurt - Kuzu fıkrasındaki gibi açlığını giderebilmek için Kurtlar Sofrası’nı oluşturtup(!) insanları, toplumları, devletleri birbirine düşürmeye, birbirlerini yemeye devam ettiği sürece insan hakları nasıl korunabilir; barış nasıl sağlanabilir? Ulusal rehberimiz, baş önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün “Yurtta barış, dünyada barış!” öğüdü nasıl unutulabilir? Ki, üç semavi dinin (Müslümanlık-Hıristiyanlık-Yahudilik) yer aldığı Kudüs, Müslüman Filistin halkının baş şehriyken, günümüzde, biri ya da birileri “Kudüs bir başka ulusun yeridir, başşehridir!” demesi veya birilerinin bir anlaşma akdiyle Kudüs’ü bilerek ya da bilmeyerek bir başka ülkeye aitliğini onaması ve hatta kimisi de bir onama durumunun ardından da bu onama yokmuş gibi   bir tavrın sergilenişi neyin nesidir; neye, hangi akla hizmettir!?

 

   Asya’ya, Afrika’ya yönelik onca Haçlı Seferleri’nin ardından Avrupa’yı saran ve de dünyayı sarsan o Birinci Dünya Savaşı’nın acıları dinmemiş, yıkıntıları giderilmemişken (1914-1918), insanlığın düşmanı o haçlı emperyalistlerce yeniden oluşturulan İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Cihan İmparatorluğu Osmanlı’nın son diyarında kurulup kökleşen Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mize yönelik bölüp bölüştürme, emperyalizmin o şer Sevr’in yenden hortlatılması hevesine dönüştürme planlarını da sinsice tezgahladıysalar da (ülkeyi savaşa katmadığı için, karne uygulamasıyla fırınların kapatılmasının önüne geçildiği için, düşmana karşı gereği tedbiri aldığı için, nice yavruların öksüz kamasının önüne geçtiği için olsa gerek düşman yandaşı yanı sıra gafil kimilerince kötülenen İsmet Paşa’nın yurtsever direnişiyle) amaçlarına ulaşamadıydılar.. Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da ve bu güzel yurdun her bir tarafında ve hatta o Lozan’nda karşılaştıkları hezimetlerini telafi için bu güzel ülkeyi “hasta adam”a dönüştürme, masa başı entrikalarla parçalayıp bölüştürme senaryoları devam ededuran o haçlı batılılar; birbirlerini aç kurtlar gibi yemeye çalışmanın bir anlam taşımayacağını anlayıp anlaşmalara yöneldiler.. Sadece yüz binlerce değil, yetmiş milyonu aşkın insanın ölmesine, yüz binlerce insanın yaralanmasına ve sakat kalmasına neden olan ve insanlık tarihinin sivil halka yönelik en kanlı savaşı olarak tarihe geçen o İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birbirlerine saldırmayı sona erdirmeyi kağıt üzerinde ilke edindiler.! Fakat o emperyalist tutkularını dindirmediler, koyun postuna bürünmüş çakal misali Ön Asya’da, Afrika’da ve kara altın diyarı Orta Doğu’da yeni yeni sömürü alanları edinmeye yönelik yöresel yeni kılıflarla ve özellikle dinsel ve mezhepsel entrikalarla halkı birbirine düşürerek savaş oluşturma arayışlarına yöneldiler.!

 

   [ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin, güvenlik sorumlu danışmanıyken Washington Post’a 7 Ağustos 2003 yılında çıkan “Orta Doğu’yu Dönüştürmek” başlıklı makalesinde anlatılan o BOP çalışmasıyla Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar, Türkiye dahil Orta Doğu’da bulunan 22 devletin sınırlarının ve rejimlerinin “demokrasi götürme(!)” adı altında değiştirilmesinin planlanışı olayı ve hatta bir ara Türk  subaylarımızın da bulunduğu (ve 15 Eylül 2006’da Romanya’da, 2007’de Atina’da yapılan NATO toplantısında o haritalara tepki olarak o toplantıyı terk ettikleri) bir toplantıda ona benzer Türkiye’nin aleyhinde planlanmış bölünme haritaların duvara yansıtılarak o salondakilere gösterilmesi anlayışı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne de, müttefikliğe de aykırıdır.! Böyle bir sinsi şer anlayışa sahip bir ülkenin müttefikliğine nasıl güvenilebilir!? 2 Ekim1992’de Ege’deki “NATO Kararlılık Tatbikatı”nda o Amerikan Uçan gemisi Saratoga’nın, gece vakti dinlencesi esnasında, TC Muavenet gemisinin iki füze atışıyla vurulması, tahribat oluşturulması ve beş personelin şehit edilmesi neyin nesiydi? Ki, o füzenin her birinin ateşlenmesi, 6 kademe denetiminden sonra oluşmaktaysa bu olay düpedüz bir kasıt değil de nedir!? Hele Irak’a geçmeleri için Trabzon’dan liman, Samsun’dan havaalanı, Güneydoğu’da konaklanacak yerlerin istenilmesi ve 2003 yılında Meclis’te kabul edilmesinin beklenilmesi neyin nesiydi!? (Ki, Meclis’te 1 Mart günü yapılan o oylamada bu tezkere kabul edilmedi!)  Ya, 4 Temmuz 2003’teki Süleymaniye olayı!? Türk Özel Kuvvetleri mensubu 11 Türk rütbeli askerin Amerikalı askerlerince esir alınışına ve hazin o çuval olayına ne denmeli!? Bu durumlar art niyetin bir göstergesi değil de nedir? Çünkü gerçek dostlar, dost müttefik denilenler böyle ihanetlere yönelmezler.!] 

 

   Savaşsız bir dünya için daha önceleri de etkinlikler yapılmaya çalışılmışsa da İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar fiili vahşet süregelmiş; bir atom bombasıyla bir anda bir kentin, bir şehrin yok edildiğine, bir anda binlerce insanın öldüğüne ve binlerce insanın sakatlandığına, ölümcül hastalığa yakalandığına Japonya’da tanık olunmuş, insan haklarına uyulması akıllara gelmişti..

 

   (ABD, Almanya’nın yanında yer alan ve Okyanus İmparatorluğu hayalinde olan Japonya’nın deniz ve hava kamikaze saldırılarından büyük zararlar görmüş, çok kayıplar vermişti.. Bunun üzerine 6 Ağustos 1945’te sivil halka da yönelen Amerikalılarca Hiroşima’ya atılan o atom bombası, bu kentin yarından fazla bir bölümünü yerle bir etmiş, 140 binden fazla insanın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına,  sakat ve acı içinde yaşamasına neden olmuştu.. Japonya’nın teslim olması için bu sefer de 9 Ağustos 1945’te Nagazaki’ye atılan öncekinden daha büyük, daha güçlü bir atom bombası ile tahribat daha büyük, daha fazla etkili olmuş ve 80 binden fazla insan ölmüş, on binlerce insan yaralanmış ve sakat kalmıştı.! 6 ve 9 Ağustos 1945’te Japonya’nın iki kentine atılan tahrip gücü yüksek o 2 atom bombası sadece insanların ölmesine, yaralanmasına ve sakat kalmasına sebebiyet vermekle kalmamış, çevrenin tahrip olmasına, ağaçların, bitkilerin yanıp kurumasına, radyasyon bırakmasına ve o çevredeki her türlü canlının yok olmasına, o bombanın geniş ve büyük tahrip etkisi alanındaki doğanın uzun yıllar harabe halinde kalmasına da neden olmuştu.. Japonya, bu vahametler karşısında daha fazla kayıplara ve tahribata uğramamak için 14 Ağustos 1945’te yenilgiyi kabullendiğini müttefiklerine belirtmişti.!) 

 

   İnsanların toplum içinde sahip olmaları gereken haklarının bulunması fikri çok seneler önce oluşmuşsa da mutlak monarşiye, saltanata karşı duran cumhuriyetçilerce başlatılan 1789 Fransız İhtilali ile birlikte Avrupa’da insan haklarının kabullenilmesi ve uygulanması başlamıştı.. O ihtilal de zaten ezilen bazı kesimlerin bir hak arayışıyla oluşmuştu.. İhtilalcilerin oluşturduğu İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi dünya çapında benimsenmiştir..

 

   Batılılara da büyük zararlar veren her iki Dünya Savaşı’nın acılarının dindirilmesi, savaşsız bir dünyada barış içinde yaşanılması için gayretler oluştu.. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Donanmada bulunmasına rağmen o savaşta fiilen yer almayan, fakat İkinci Dünya Savaşı’nın akıbetini belirleyen ABD Başkanı Franklin Delano Roosvelt’in Atlantik Beyannamesi’ndeki insan haklarının genişletilmesi sırasında ileri sürdüğü söylenen “Birleşmiş Milletler” terimi ilgi görmüş olacak ki, Türkiye’nin de dahil bulunduğu 50 ülkenin (26 Haziran 1945’te) San Francisco Konferansı’ndaki kararıyla 111 maddeden oluşan Birleşmiş Milletler Örgütü fikri benimsenip onandı. Bu kararın ardından 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü ile dünya barışının temini, ulusların güvenliğinin korunması, ulular arası ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliğinin sağlanması amaçlanmıştı..     

 

   Tüm insanlar, ırk, renk, din, dil, cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit haklara sahip olabilmeliydi. Bu nedenle Birleşmiş Milletler Örgütü, dünya barışının temini, insanların eşit haklara kavuşması için de bir 30 maddelik bir hak kuralları manzumesini oluşturmaya ve bu temel hakların benimsetilmesine gayret etti.. Dünya Savaşları’nın oluşturduğu nice acılar, nice yaralar ve kırgınlıklar, oluşan o nice yıkıntılar onarılmaya çalışılırken insanlık onuru, medeniyet ruhu aktiflik kazanmış ve 10 Aralık 1948’de “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi” kabul edilmiş ve böylelikle insanlığı barışa, kardeşliğe yönlendiren bu dayanışma, her yıl, 10 Aralık gününü kapsayan hafta içinde; İNSAN HAKLARI HAFTASI olarak  kutlana gelmeye başlanmıştır..

 

   30 Maddeden oluşan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne göre;

   “Bütün insanlar hür ve eşit doğarlar. Akıl ve vicdan sahibidirler; birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar.(Madde-1),

   “Herkes ırk, renk, cins, din, siyasal ya da başka herhangi bir ayrılık gözetmeksizin, bildiride yazılı bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir. (Madde-2), “Yaşamak, özgürlük ve can güvenliği herkesin hakkıdır.”(Madde-3),

   “Hiç kimseye işkence, zulüm, onur kırıcı ceza ya da işlem uygulanamaz.”(Md.-4),

   “Yasalar önünde herkes eşittir.”(Madde-5),

   “Hiç kimse yasalara aykırı olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz, sürülemez.”(Md-6),

   “Herkes davasının bağımsız bir mahkemede görülmesi hakkına sahiptir.”(Md-7),

   “Herkesin özel hayatı, ailesi, konutu ve haberleşmesi yasayla korunmalıdır.”(Md-8),

   “Herkes mal mülk edinme hakkına sahiptir.”(Md-10),

   “Herkesin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü vardır.”(Md-11),

    “Herkesin çalışma, işini özgürce seçme ve işsizlikten kurtulma hakkı vardır.”(M12),

   “Herkesin eğitim hakkı vardır, ilk eğitim parasızdır.”(Md-13),

   “Kölelik ve kulluk yasaktır.”(Md-14),

   “Herkes nerede olursa olsun yasalar çerçevesinde korunur.”(Md-15),

   “Bütün insanlar Anayasaya uygun olarak yargı organına başvurma hakkına sahiptir.”(Md-16),

   “Her insan bir vatandaşlığa sahiptir.”(Md-20),

   “Her insanın düşünce, inanç ve din özgürlüğü vardır.”(21),

   “Hiç kimse düşünce ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamaz.”(Md-22),

   “Herkes doğrudan doğruya veya özgürce seçtiği temsilcilerce ülke yönetimine katılır.”(Md-24),

    “Bütün insanlar bu bildiride yazılı hak ve özgürlüklerin uygulanmasını sağlayacak bir sosyal düzeni hak etmiştir.(Madde-28),

    “Herkes bu bildirideki maddelere uyulmasının gerekli olduğunu kabul eder.(M-29),

    “Bu bildirinin hiçbir maddesinin, devlet, toplum ya da kişiler tarafından yok edilmesi için çalışma yapılamaz. (Son Madde - 30)

 

   İnsan Hakları ile ilgili ilk dernek, (İstanbul Bağımsız Milletvekili seçilen emekli Mareşal) Fevzi Çakmak Başkanlığında 17 Ekim 1946’da İstanbul’da kuruldu. Bir sivil toplum örgütü olarak nitelendirilebilecek bu İnsan Hakları Derneği, tepkiler ve engellemeler nedeniyle olsa gerek, kuruluşunu takip eden birkaç hafta içinde dağıldı. Bu sivil derneğin kuruluşunun aynı tarihinde Ankara’da da bir resmi dernek kuruldu ve bir süre sonra onun da varlığı duyulmaz olmuştu.! Günümüzdeki Türkiye’mizde ise İnsan Hakları Derneği (İHD), 17 Temmuz 1986 tarihinde kuruldu..   İnsan Hakları kavramını ilke edinen, maruz kaldıkları baskılara, haksızlıklara karşı durmaya yönelik dayanışma birlikteliği oluşturan ve hatta kendilerinin yurtsever aydın olduklarını ileri süren doksanı aşkın insan hakları savunucusu bir kesim tarafından, yanlışlıklara, haksızlıklara karşı büyük bir azimle karşı duruş için kuruldu..

 

   Yalandan, yanlışlıktan, riyadan, takiyyeden, iftiradan uzak durmak hepimizin görevidir.. Ancak doğruluk; lafla değil, doğruluğu dürüstçe uygulamakla olur.. Örneğin; Bayrağın ve Atatürk resminin olmamasına üzüldüğüm Karasu ADD 6. Dernek Kongresinde defalarca söz hakkı istememe rağmen söz hakkı verilmedi! Söz hakkı talebinde ısrar ettikçe,“Kongrenin akışını engelliyorsun, söz istemede ısrar edersen kongreyi engellemenden dolayı salondan atılırsın; ancak 8’inci maddeye gelince (yani demek oluyor ki Kongre bitiminde) konuşabilirsin.!” diyen Divan başkanının bu tutumu doğru olabilir miydi? Üye olmayanlardan oluşan bu Divan Heyeti oluşumuna ısrarla karşı çıkmam da sanırım en doğal hakkımdı.. Hatta, kuruluşunu gerçekleştirdiğim bu güzel güzide dernekte onca masrafları, bana dönmesini dillendirmediğim kimi aidatları benim karşıladığım bilindiğini sanmama rağmen 1.964,33 TL kayıtlarda görülmüyor, nereden geldiği bilinmiyor(!) diye oylanarak kayıttan silmek yerine,“Kaynak bellidir!” diye gerçeği yazmak çok mu zordu!? Halk dilinde denilmez miydi “Dürüst insan, yolda bulunan paranın sahibini arar o parayı iade etmek için.!” diye..

 

   Gecikmem nedeniyle Kongre başlamak üzereyken Salona girerken salonda bulunmaları dikkatimi çeken ve içeri girdiğimde salonda bulunmalarına tepki gösterdiğim ve kongreyi düzenleyen yeni başkanca salona davet edildiğini sonradan öğrendiğim üye olmayan bu kişilerden dernek başkanınca oluşturulan bu Divan nasıl benimsenebilirdi!?  “İnsan Haklarına Saygı” denen bir kavram laf ola(!) dercesine, kurucusuna söz hakkının verilmesinde imtina edinen bir dernek kongresi olabilir miydi? Aynı salonda yapılan 6. Kongre’de olduğu gibi 7. Kongrede (25.02.2012) de ısrarla söz hakkı istememe rağmen aynı Divan başkanı (Av. B.S.), söz hakkı isteme talebime; yine,“Dilek ve temenniler bölümünde (yani kongre bitiminde) konuşursun!” demekte ısrar etmesine ne denmeli? (Seçimler sonrasına denk gelen bu bölümde genellikle salon boşalır; herhalde boş sandalyelere konuşmam istenilmiş olsa gerek.!)

   Bu Derneğin Kurucusu olarak benim yapacağım konuşmayı engelleyen Divan başkanının bu tutumuna ısrarlı itirazıma salondaki (vaktiyle derneğe üye yaptığım) bir Üyeden “Bırakın konuşsun.!” diye tepki göstermesiyle bana gelen o destek sonucu söz hakkı aldıysam da sözlerimin tutanağa yazılmadığını görünce yine tepki göstermek zorunda kaldım! Sözlerimin özetlenerek tutanağa aktarılacağını söyleyen Divan başkanının bu keyfiyetini de kınamamak ne mümkün.! Kınıyorum! Uzun bir ısrar sonucu söz hakkı aldığımda ilk sözüm, “Geçenki Kongre’de (6. Kongre’de), bana söz hakkı vermeyen o günkü Divan yönetimini ve konuşmamı engelleyen Seffa İngenç’i kınıyorum!” ifadesiyle oluştuydu..

   6. Kongre’de yeniden yönetime seçildiysem de, “Türk Bayrağı ve Atatürk resmi olmayan salonun durumuna, Dernek başkanının salondaki tutumlarına, dernek yerinin onun muhasebe bürosunda olmasına ve yeni yönetimi belirleme toplantısının onun muhasebe bürosunda yapılmasına tepki olarak (o toplantıya katılmadığımdan!)” ilk hafta içinde (02.06. 2010) o yönetime dair istifa yazımı göndertip o yönetimden istifa ettiydim.! (Ki, Ben, entrikalar sonucu bir başka ilçe okuluna atanıp dört ay içinde (Haziran 2007’de) geriye döndüysem de Temmuz Genel Seçimi’nin ardındaki hafta içinde yeniden oluşan tayin nedeniyle tekrar o ilçeye geri gidişimin ardındaki yıl içinde yapılan o 5’inci Kongre’de destek umarken yeterli oy alamadığımdan o yönetime giremediydim.! Bu nedenle Derneği, yeni başkana devir teslim etmek durumunda kaldıydım!! (Oysa, fiilen aidat ödemeyen, 2005-2006-3007 dönemlerinde Gelir Defteri’nde ve o zamanın makbuz kayıtlarında ödentisi olmayan  birine evrakları teslim etmemem gerekirdi.!)

    5’inci Kongre’ye dek fiilen tek kuruşluk ödentisi olmadığı halde(!) yeni yönetime gelen yeni başkan muhasebeci Seffa İngenç’in 2012’deki 7’nci Kongre’deki bir konuşması sırasında, (ki, kendisinin 2005-2006-2007dönemlerinde ise fiilen hiçbir ödentisi yokken, kendisi fiilen hiç aidat ödememişken (!) “Aidatını ödemeyenlerin üyelikleri düşecek!” diye bir söyleminin bulunmasına ne denmeliydi!? Ki, o sözü biter bitmez, kendisine, “Senin bana fiilen tek kuruşluk bir ödentin yoktur!” diye tepki gösterdiydim!

 

   Bir ara (2012 Aralık ayının son haftasıydı) aidatımı ödeyeyim(!) diye düşündüysem de, Ocak’ta nasıl olsa emekli maaşımı aldığımda öderim, diye düşündüydüm.. Bana olan aidata ve diğer işlemlere yönelik borçlarını elbet bir gün öderler(!) diye düşünmüşlüğüm belki de hiç olmamış, böyle bir konuyu hiç dillendirmemiştim! Gerçi derneğin birçok üyesinden ödenti alacaklısı olmama rağmen, “Ben vakti zamanımda onların aidat ödentilerini ödediydim, bana henüz tek kuruş bile ödemeyen kişiler olduğuna göre, gün gelir de onlar da oluşabilecek benim borcum için benim yerime kendi ceplerinden öder (!) diye de aklıma hiç gelmediydi, ta ki 15 Ocak 2013 Salı günü öğleyin, oluşumunu ve kuruluşunu gerçekleştirdiğim Karasu ADD’den 02 Ocak 2013’te Üyelikten düşürüldüğüme dair o taahhütlü mektup bana gelene dek.!

   Gelen yazıda; “2012 yılına ilişkin üyelik ödentinizi 31.12.2012 tarihine kadar ödemediğiniz tespit edilmiştir. Dernek Tüzüğümüzün 8/a maddesi hükmüne dayanarak, Yönetim Kurulumuzun (Ek-A) 02.01.2013 tarih ve 147 sayılı kararı ile 31.12.2012 tarihi itibariyle Dernek Üyeliğiniz düşürüldü..” denilmekteydi!

   Bana bu iletiyi gönderen başkanın 2005,2006,2007 tarihli Dernek İşletme Defteri ve makbuz kayıtlarında bu derneğe resmen hiçbir ödentisinin olmadığını (Ne hazindir ki, üyeliğini düşürttüğü ve hatta kendisini derneğe üye yaptığı bu Dernek Kurucu Başkanı Kemal KOÇÖZ’ün döneminde (yani benim başkanlığım dönemimde bana) fiilen tek kuruşluk hiçbir ödentisinin olmadığını) acaba neden tespit edememişti?

   2012 ödentisini 2012 yılı içinde ödemedim(!) savıyla; Karasu’da oluşumunu sağladığım ADD’den üyeliğimin düşürülmesini hüner ve görev bilen muhasebeci bu yeni başkan, 2005-2006-2007 yıllarıyla ilgili resmen ödentisinin olmadığı bu belgelere göre 2008 Kongresinde hangi hakla ADD Dernek Yönetimine aday olabildiğini ve Dernek Yönetimi’ne ve başkanlığa hangi hakla talep edip geldiğini neden düşünmek istemiyor!? Demek ki, bu işin özünde gafletten ziyade bir hinlik vardır!!

   Kongre esnasında salonda Türk Bayrağı ve Atatürk resminin olmadığına üzüldüğüm Karasu ADD’nin 2010 yılındaki 6. Kongresinde (ısrarla karşı çıkmama rağmen) yeni başkanca, üye olmayan misafir katılımcılardan oluşturulan o Divan’ın onca ısrarıma rağmen oylama öncesi maddelerde bana söz hakkı vermemesi ve hatta kongreyi düzenleyen yeni başkanın “Gündemde yazmıyor! Konuşamazsın!!” sözleriyle bu haksızlığı desteklemesi neyin nesiydi?

   2012 Kongresinde de ısrarla istediğim söz hakkımın verilmemesi esnasında bir üyemizin “Bırakın, konuşsun!” demesi sonucu verilen söz hakkıyla başladığım konuşmama yönelik sözlerimin cımbızlanarak tutanağa yazılışı anlayışı da nasıl bir mantıktı? Bu engelleyişler neyin hesaplarıydı? Entrikaları kınıyorum.!

   Yönetimdeki bazılarından da aidat ödentisi alacaklısı bulunmama rağmen, Üyeliğimin düşürülmesine bahse konu (miktarı belirtilmemiş) 2012 ödentimi, ilgili postanın geldiği gün olan 15 Ocak 2013’te Karasu Ptt havalesiyle 40.oo TL olarak dernek başkanlığına gönderdiydim üyeliğimin devamlığının temini için! Fakat bu para PTT’den alınmadığı için ertesi yıl bu parayı geri aldım ve 03.10.2014 tarihli bir banka havalesiyle ADD Genel Merkezi’ne “bağış” olarak gönderdim.. Bunca biat dayatması neyin nesidir? Ki, sonraki yıllarla ilgili aidatları, benim başkanlığım dönemimde ilçede açtığım “Dernek banka hesabı”na bu yıla dek yatırdıydım..

   Bireysel gayretlerimle oluşumunu ve kuruluşunu gerçekleştirdiğim, cebimden yaptığım gider harcamalarımdan (sayısal olarak dengelemek için) gelir olmuş gibi kendi paramdan birçok üyenin ödentilerini karşılamam söz konusuyken, ki, üyeliğimin düşürülmesi kararında mutabık görünen bu derneğin mevcut yönetiminin kimi üyelerinden (başkan, yazman, sayman ve bir Yönetim Kurulu Üyesinden) de benim dönemimdeki yıllara dair aidat (ödenti) alacaklısı konumundayken; “2012 ödentimi 2012 yılı içinde ödemedim(!)” savı ileri sürülerek, ilçemde oluşumunu ve kuruluşunu gerçekleştirdiğim bu derneğimden yani Karasu ADD Şubesi’nden üyeliğimin düşürülüşüne dair böyle bir tutum nasıl bir anlayıştır? Bu tutum nasıl bir insanlıktır!?

 

   “Çağdaş değerlerin bütünü, insan haklarıdır.”, “İnsan hakkı, onurlu, özgür ve eşit yaşama hakkıdır,”, “Uygar yaşamın temelinde insan hakkı vardır.”, Ki,“Demokrasi, insan hakkının teminatıdır.”, “Çağdaş değerlerin bütünü, insan haklarıdır.”, “İnsan haklarına saygı göstermeyen kişi ve milletler asla barışı sağlayamazlar.”, “Hür düşünce, özgür yaşam; yaşasın insan hakları!.” Evet, Napolyon da demişti ki, “İnsanlar, haklarından daha çok, istekleri için savaş verir.” Montesquieu da der ki, “Hürriyet, kanunların müsaade ettiği her şeyi yapmak hakkıdır.” Ki, “Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir.”  Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de der ki, “Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.”, “Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık istediğimizi herkesin anlaması gerekir.”(Atatürk) “İnsan, haklarıyla vardır..”

 

   Dünyanın, savaşlardan arınıp barış içinde oluşu; insanlığın mutluluğu, tüm insanlığın özlemidir.. Bu nedenledir ki, barışın, hoşgörünün, sevginin ve saygının temeli dürüstlüktür; insan hakkına saygıdır. Çünkü, insanımız, halkımız, yurdumuz ve ulusumuz ve hatta bütün dünya insanlığı barış, huzur ve gönenç istiyor. Büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün,”Yurtta Barış, Dünyada Barış” öğüdü daima anımsanmalıdır! ‘İnsan Haklarına Saygı’ ilkesi unutulmamalıdır.. O haçlı emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin bu güzel Türkiye Cumhuriyeti’mize yönelik kindarlıklarına, işgal yıllarının o  Sevr’ine yönelik  günümüzdeki  sinsi şer senaryolara ne denmeli!? İşgal yılları ve Sevr oyunlaları unutulmamalı, Türklüğün ve Türkiye’nin dahili ve harici düşmanlarının sinsi şer entrikalarına karşı daima uyanık bulunmalıyız. Cumhuriyetimize ve Cumhuriyetimizin kazanımlarına, vatanımıza, al bayrağımıza ve ulusal tam bağımsızlığımıza daima azimle ve onurluca sahip çıkmalıyız.

 

   Emperyalizme ve uzantısı o mandacılığa karşı, bir karşı duruştur İnsan Hakları.! O haçlı emperyalizmin süregelen şirin söylemli şer entrikalarına adlanılmamalıdır. Çünkü, ‘‘Çakal, koyun postuna bürünse de yine çakaldır!’’ Bu nedenledir ki, İnsana ve tüm insanlığa yönelik bunca haksızlıklar, yanlışlıklar tez sona erdirilmelidir. Çünkü, İnsan Haklarına Saygı, Barış ve Huzur; lafla değil, dürüstçe uygulamalarla, sevgi - saygı ve hoşgörüyle sağlanır.. Bu nedenlerledir ki, insanlığın, uygarlığın ve barışın gereği olan İnsan Hakları”; insan haklarına saygıyla sağlanır.!

 

                                                                                 Kemal KOÇÖZ (Eğitimci)

                                                                                 ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği)

 

                                                                                 Karasu Şubesi Kurucu (eski) Başkanı

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
E-Mail Bülten Kaydı
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Puan Durumu
Sakarya halksesi-Bağımsız, Halkçı, Muhalif, İnternet sitesi
Uluslararası evden eve nakliyat Uluslararası Nakliyat Yurtdışı Kargo Eşya Depolama Zati Eşya Taşımacılığı Evden Eve Nakliyat
© Copyright 2018 Sakaryahalksesi.com. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
SAKARYA GÜNDEM
Sapanca gölü
Sakarya Trafik Kazaları
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri
Adapazarı Haber
Sakarya haber
SAKARYA SPOR
Sakaryaspor
Sakarya Futbol Haberleri
Sakarya Basketbol Haberleri
Sakarya Bisiklet
Sakarya Basketbol
SAKARYA SİYASET
Recep Uncuoğlu
Zeki Toçoğlu
Ayca Taşkent
Muhammed Levent BÜLBÜL
Süleyman Dişli
Ayşegül İslam
SAKARYA EĞİTİM
Sakarya Meslek Yüksek Okulu
Sakarya Ortaöğretim
Sakarya Üniversitesi
Sakarya İlköğretim
Sakarya Öğrenci Yurtları
SGK Sorgulama
YEREL HABERLER
sakaryayenihaber
Sakaryahalksesi
Adapazarı Akşam Haberleri
Adabulvar
Bizimsakarya

türk porno mobil porno ataşehir escort istanbul escort kadıköy escort taksim escort mecidiyeköy escort şişli escort pendik escort ümraniye escort halkalı escort ataköy escort beylikdüzü escort

istanbul escort bayan